Paylaş, , Google Plus, Pinterest,

Yazdır

Posted in:

Kurabiye Yapmaması Gereken Özel İnsanlar

Canlıyı ölümsüz kılan yaratmaktır..

Sanat yapmak ve insanlara duygu aktarmak ölümsüzlüğün anahtarı gibidir. Sanatçı, kalemi eline aldığında, o akışa kendisini bıraktığında yaradılış amacına hizmet eder sanki.. Bedeni aracıdır artık, sadece elleriyle şekillendirdiği sanatı vardır ortada; yaşayan ve yıllar geçse bile yarattığı esere bakan her insanın hisleriyle sonsuza kadar yaşayacak olan.

Bu duyguyu asırlar sonra bile aktarabilen sanatçılar ve tasarımcılar seçilmiş insanlardır.

Sanata dokunan okullardaki bölümlerden sadece birisi; Moda Tasarım.. Birçoklarının hayali. Gelgelelim, herkes bir anda moda tasarımcısı olamıyor. Tasarımcı olmak da öyle kolay iş değil hani. 

 

Peki nasıl olunur tasarımcı?

Modacı olacak çocuk ilkokulda ilk sinyalleri vermeye başlar. Yaşıtları çöpten adamla adam asmaca oynamak dışında ellerine kalem kağıt almazlarken, o minik dahi,  uzun kabarık etekli mankenler çizmeye başlamıştır minicik elleriyle. 

Henüz ne istediğinin tam da farkında olmadığı için, ailesinin yönlendirmesi ya da arkadaşlarının gazıyla matematik, türkçe ya da yabancı dil gibi şeyler okuyacağı, hatta fizik hocalarından özel dersler alıp, okul dershane arası mekik dokuyacağı yıllar vardır önünde. Ortaokulu böyle gelgitlerle atlatır.

Liseye geçildiğinde ise, daha çok anlamlandırmaya başlamıştır heveslerini. Birgün çıkar ailesinin karşısına; “Ben modacı olacağım” der. 

Aile bir ihtimalle; “Ah be çocuğum, ne güzel okuyordun matematikleri, belki mühendis olurdun, işletme eğitimi alırdın, hatta babanın işini devam ettirirdin. Nereden çıktı şimdi bu modacılık sevdası?’ der ve devam ederler; “Evladım, sen normal üniversite sınavına gir, adamakıllı bir yeri kazanamazsan modacı olmayı denersin. Hem nasıl olunuyormuş o?”

Aile büyüğü tarafından sorulan bu soruyu yakalamak modacı olmanın yarısıdır işte; ‘Nasıl olunuyormuş o?’

Ne güzel ne tatlı sorudur o öyle..

Hemen araştırmaya başlanılır, nasıl modacı olunabilinecektir? Öğrenilir ki Güzel Sanatlar Fakültelerinin Moda Tasarım bölümleri vardır. ‘Tamam’ der genç modacı aday adayı. Ben ‘Güzel Sanatlara gideceğim!’

Ancak işler o kadar da kolay değildir. 

Öyle her önüne gelen giremez o okullara. Önce üniversite sınavında belli bir puan barajını aşmak gerekir. Ardındansa o meşhur o dillere destan ‘yetenek sınavları’ maratonu vardır aşılması gereken. 

Öğrenilir ki o yetenek sınavına binlerce kişi girmektedir, ve sadece çok çok azı bu sınavları aşıp, okulu kazanabilecektir.

Hemen o yetenek sınavlarını aşabilmek için kurslar bulunur, onlara başlanılır.

Daha düne kadar üçgenin iç açılar toplamını hesaplayan liseli çocuk, şimdi önünde canlı model otururken, karakalem onun aynısını önündeki kağıda aktarmaya çalışmaktadır. Artık bu saatten sonra ideal bellidir. Artık okulda okutulan dersler bir kulaktan girer, diğerinden çıkar. Üçgenin iç açılar toplamı çoktan 270 derece olmuş, olay kafada bitmiştir. Böylece, bir umut mühendis olur temennisiyle evde bekleyen ev ahalisinin umudu tükenir, ve artık ailece ‘güzel sanatlar yetenek sınavını kazansın çocuğumuz’ şeklindeki ev içi toplu dua seanslarına başlanılır.

Sonunda sınav günü gelir çatar. Okunmuş pirinç, üflenmiş su, en hiç kullanılmamış yepyeni HB, 2B kalemlerle yetenek sınavına gidilir. Birkaç gün sürer bu sınavlar.. Binlerce kişi, binlerce kağıt.. Sessizdir sınav salonları. Karakalemin kağıt üzerinde çıkardığı muhteşem melodiler eşliğinde herkes önündeki kağıda, çizdiği desene odaklı, idealler, umutlar, hevesler aktarılır kağıtlara; 

Saatler, günler geçer ve sonunda o okula ait kriterleri gözeten jüriye göre ‘yetenekli’ olarak nitelendirilen kişiler okula girerler..

İşte böyle başlar moda tasarımcısı olmanın ilk emeklemeleri. Emeklemedir bunlar henüz, adım sayılmazlar. 

Tüm bu seçilmiş yeteneklerin önünde şimdi yıllarca sürecek bir maraton vardır. 

Bu maratonda, bu yıllarca sürecek olan ‘iş hayatı’ denilen savaşta dimdik ayakta kalıp, hem tasarladığı ürünlerde  kendi sanatını bir şekilde icra edip, hem ticaretin içinde olmak mı, yoksa okulu bitirip bir iki yıl sektörde tecrübe yapmaya çalışıp, sonrasında da ‘Yok, bana göre değilmiş!’ deyip evde kurabiye yapıp, oturup yemek mi?

Sönüp giden yetenekler, boşa harcanmış yıllar, hepsi adeta sönen birer yıldız gibi.

Eğer ellerinizde yetenek varsa ve siz ölümsüz olabilecek bir eser yaratmak yerine evde oturup, kurabiye yapıp yiyorsanız, maalesef ki sönen bir yıldızdan hiç farkınız kalmaz. Sakın güvenli limanlarınıza saklanmayın. Asla ve asla evde oturmayı ve çalışmamayı seçmeyin.

Küçük yenilgilerle ışığınızı kaybettiyseniz bile tekrar parlamak her an mümkün.

Yenibaştan denemek, ve daha önce hiç denenmemiş şeyleri başarmak. Yetenekli olan ellerinize karşı borcunuzu ödemek. Eserler yaratıp ölümsüz olmak. Hepsi mümkün. Bunun için ihtiyacınız olan tek şey bir tutam istek. 

Unutmayın, kurabiye yemeden de yaşamak mümkün, üstelik kurabiyeyi herkes yapabilir. 

Kendiniz ve bir gün sizinle gurur duyacak tüm insanlar için, maratondan ayrılıp yarışı terk etmeyin. 

Eğer belli bir yere geldiyseniz, sanatınızla ve yeteneğinizle modada kalın, ilham olun, ilham verin.. 

Yaşamak anlam kazanacak ve sonsuza dek ışıldayacaksınız.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir